Rain için uyanmak, gözlerini açmaktan çok daha önce başlardı. Önce seslerle başlardı. Ya da belki ses demek doğru değildi, çünkü kulaklarıyla duyduğu bir şey değildi bu. Daha çok bir titreşim, dünyanın kendi kendine mırıldandığı derin, uykulu bir şarkıydı. Yatağının ahşabının usul usul gıcırdamasının ardındaki bir melodi, pencere camına vuran ilk cılız ışık huzmesinin taşıdığı ince bir nota, hatta odadaki havanın dinginliğinde asılı duran sessiz bir armoni.
Bu sabah, şarkı biraz farklıydı. Her zamankinden daha hüzünlü, daha içe işleyen bir tınısı vardı. Sanki uzaktaki dağlar derin bir nefes almış ve geri vermeye üşeniyor gibiydi.
Göz kapaklarını araladığında, odasının tavanındaki tanıdık ahşap desenler onu karşıladı. Babasının kendi elleriyle yaptığı, her bir budağını ezbere bildiği çatı. Dışarıdan, vadinin derinliklerinden gelen çan sesleri, sabahın başladığını haber veriyordu. Grindelwald uyanıyordu.
Yataktan usulca kalktı. On yaşındaki bir çocuğun cılız bedeni, gecenin serinliğini üzerinde taşıyordu. Çıplak ayakları, cilalı ahşap zeminin pürüzsüz soğukluğunu hissetti. Pencereye yürüdü. Buğulu cama küçük parmağıyla bir spiral çizdi ve dışarı baktı. Evleri, vadinin yamacına bir kuş yuvası gibi tünemişti. Aşağıda, Grindelwald kasabası, bacalarından incecik dumanlar tüten oyuncak evler gibiydi. Karşı yamaçlar, üzerlerine serpilmiş bir avuç çil gibi duran çam ağaçlarıyla birlikte, hâlâ gecenin maviliğine bürünmüştü.
İşte o an, o tanıdık his yine geldi. Kendi düşüncesi olmayan bir düşünce. Bir ses olmayan bir ses. Zihninin en derin köşesinde, bir su damlasının durgun bir göle düşmesi gibi beliren bir fısıltı.
Dinle…
Rain dinledi. Gözlerini kapattı. Çan seslerinin ötesinde, rüzgârın uğultusunun ardında, o sabah şarkısını dinledi. Çimenlerin üzerindeki çiy tanelerinin ağırlığını, bir çiçeğin taç yapraklarını güneşe doğru açışının sessiz gerginliğini, toprağın altındaki bir kökün sabırlı ilerleyişini... hepsinin bir müziği vardı. Ama bugün, tüm bu notaların altında, ince, ağlamaklı bir keman sesi gibi bir sızı vardı. Anlamlandıramadığı bir keder.
“Rain? Tatlım, uyanık mısın?”
Annesinin sesi, odanın kapısından bir şal gibi yumuşakça süzüldü. Rain gözlerini açtı. Emma, elinde bir fincanla kapının pervazına yaslanmış, ona o her zamanki sıcacık gülümsemesiyle bakıyordu. Üzerindeki soluk mavi sabahlığın içinde, yeni doğan günün ışığı etrafında bir hale oluşturmuştu.
“Günaydın anne.”
Emma içeri girdi, fincanı komodinin üzerine bıraktı. Sütlü, tarçınlı bir kokuydu bu, evin ve güvenin kokusu. Rain'in yatağının kenarına oturdu ve elini kızının omzuna koydu. Parmakları, Rain'in omzundan köprücük kemiğine doğru yayılan, küçük bir takımyıldızı andıran çillerin üzerinde gezindi. Bu, annesinin her sabah yaptığı bir ritüeldi. Sanki orada olduklarından emin olmak ister gibi, her bir çile nazikçe dokunurdu.
"Bugün de buradalar," diye fısıldadı Emma, sanki büyük bir sırrı paylaşıyormuş gibi.
Rain gülümsedi. Annesinin bu hareketini seviyordu. Bu çiller, kendini bildi bileli oradaydı. Bazen, özellikle de dünyanın şarkısı çok yükseldiğinde, teninin altında hafifçe karıncalandıklarını hissederdi. Sanki onlar da şarkıya eşlik ediyor gibi.
Emma, kızının alnına bir öpücük kondurdu. “Hadi bakalım, küçük çilli kuşum. Baban ve Eunan kahvaltıyı hazırlamıştır. Bugün okulda uzun bir gün olacak.”
Rain başını salladı. Annesi odadan çıkarken, Fısıltı yeniden konuştu. Bu kez daha netti.
O da dinliyor. Ama o, şarkıyı duymuyor. Sadece sessizliği hissediyor.
Rain, annesinin omzundaki çillere dokunan parmaklarını düşündü. Annesi neyi dinliyordu? Ve hissettiği sessizlik neyin sessizliğiydi? Bu sorular, sabah şarkısının hüzünlü notalarıyla birlikte zihninde dönüp durdu..