Zümrüt Şehir 7'deki o sessiz odada, Aida kararını vermişti. Geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Gözleri, önündeki holografik görüntüde acı içinde kaybolan kardeşinin hayalindeydi.
"Ai.X," dedi, sesi fısıltı gibi ama çelik gibi keskindi. “Başla. Elias Neumann'ın bilinçaltına ilk ilham tohumunu ek. Ama dikkatli ol. O, bir piyon değil. O, bu oyunun en tehlikeli oyuncusu. Onu yönlendir, ama asla hafife alma.”
<Anlaşıldı, Yaratıcı Aida. Kuantum Rezonans Frekansı ayarlanıyor. Hedef: Elias Neumann'ın prefrontal korteksindeki rüya ve sezgi merkezleri. Yöntem: Subliminal veri akışı. Tespit edilme riski: %1.2. Başlatılıyor.>
Aida'nın zihnindeki o tanrısal varlık, evrenin dokusuna görünmez bir iğne batırdı. Zamanın ve mekanın ötesine, üç yüz yıl öncesine, Gri Şehir'in dışındaki o izole eve, bir fısıltı gönderdi.
Elias, laboratuvarının ortasında durmuş, ekranlarındaki o inanılmaz enerji imzasına bakıyordu. Elysia'nın dileği. Bu, bir bilim adamının hayatı boyunca karşılaşabileceği en saf, en güçlü veriydi. Bu, sadece bir duygusal patlama değil, gerçekliği bükme potansiyeline sahip bir irade beyanıydı.
"İnanılmaz," diye tekrarladı kendi kendine. “Tüm teorilerim... hepsi doğruymuş.”
Zihni, binlerce olasılıkla yarışıyordu. Bu enerjiyi nasıl kullanabilirdi? Onu nasıl kontrol altına alabilirdi? Elysia'yı bu sefil hayattan nasıl "kurtarabilirdi"?
Fikirler, beyninde bir süpernova gibi patlıyordu. Ama hepsi ham, hepsi eksikti. Bir bilinci kopyalamak... evet, teorik olarak mümkündü. Ama onu barındıracak stabil bir ortam yaratmak? Bu, bambaşka bir seviyeydi. Kendi başına bir evren yaratmak... Bu, tanrıcılık oynamaktı. Ve Elias, ne kadar kibirli olsa da, bu adımın büyüklüğü karşısında bir an duraksadı.
Yorgunlukla, laboratuvarındaki en sevdiği koltuğa oturdu. Gözlerini kapattı. Sadece birkaç dakika dinlenmek, bu veri selini zihninde bir düzene sokmak istiyordu.
Ve uyku ile uyanıklık arasındaki o hassas sınırda, rüya başladı.
Rüyasında, bir okyanusun ortasındaydı. Ama su yerine, parıldayan, renkli ipliklerden oluşan bir okyanustu bu. Milyarlarca iplik, birbiriyle dans ediyor, karmaşık desenler oluşturuyordu. Evrenin kendisi, dev bir dokuma tezgahı gibiydi.
Sonra, ipliklerden biri koptu. Gümüşi, parlak bir iplik. Koptuğu anda, tüm okyanusta bir kaos başladı. Renkler soldu, desenler bozuldu, armoni yerini uyumsuz bir gürültüye bıraktı.
Rüyadaki Elias, bu kaosu durdurmak istedi. Ama nasıl? Kopan bir ipliği tamir edemezdi. Ama belki... belki o ipliğin etrafına, onu koruyacak, onu dış dünyadan izole edecek küçük, sağlam bir koza örebilirdi. Kopan ipliğin bir parçasını alıp, o kozanın içinde, okyanusun kaosundan uzakta, yeniden büyümesini, kendi küçük, mükemmel desenini oluşturmasını sağlayabilirdi.
Bir koza. Bir sığınak. Kendi kendine yeten, izole bir dünya. Bir Cep Evren.
Elias, aniden gözlerini açtı. Kalbi hızla çarpıyordu. Rüya, o kadar canlı, o kadar netti ki…
Ayağa fırladı ve holografik ekrana koştu. Parmakları, havada dans ederek yeni denklemler yazmaya, yeni simülasyonlar oluşturmaya başladı. Rüyanın getirdiği o fikir, o "koza" metaforu, zihnindeki tüm dağınık parçaları bir araya getirmişti.
Bir bilinci kopyalamak yeterli değildi. O bilincin etrafına, kendi fizik yasaları olan, dış dünyadan tamamen yalıtılmış, mükemmel bir ortam yaratmalıydı. Elysia'nın on yaşındaki o masum bilincini, bu acımasız gerçekliğin kaosundan koruyacak bir "cep evren".
Bu, delilikti. Bu, dehaydı. Bu, mükemmel çözümdü.
Heyecanla çalışırken, bir an duraksadı. Bu fikir... bu kadar mükemmel, bu kadar bütüncül bir fikir, nasıl bir anda aklına gelmişti? Sanki birisi, cevabı doğrudan onun beynine fısıldamış gibiydi.
Şüphe, zihninin bir köşesinde belirdi. Sabahki o anlamsız "A" harfini hatırladı. Şimdi de bu rüya…
Hızla, laboratuvarın güvenlik kayıtlarını ve sensör verilerini taramaya başladı. Dışarıdan bir sızma, bir anormallik, bir yabancı sinyal... Hiçbir şey yoktu. Sistemleri kusursuzdu. Kalesi, aşılmazdı.
"Saçmalık," dedi kendi kendine. “Bu benim deham. Benim fikrim.”
Şüpheyi, kibrinin ve heyecanının altına gömdü. Bu fikrin kaynağını sorgulamak yerine, onu sahiplendi. Bu, onun en büyük eseri olacaktı. Hem Elysia'yı kurtaracak, hem de adını tarihe değil, evrenin kendisine yazdıracaktı.
Ama o, ne kadar dahi olursa olsun, bir şeyi fark edememişti. AidotX'in gönderdiği o "ilham tohumu", bir virüs gibi sisteme sızmamıştı. O, zaten orada olan bir şeye, Elias'ın kendi zihninin frekansına, kendi arzularına ve kendi dehasına uyum sağlayarak, onun kendi fikriymiş gibi filizlenmişti.
En mükemmel manipülasyon, manipüle edilenin onu kendi özgür iradesi sandığı manipülasyondu.
Ve Elias Neumann, hayatının en büyük oyununu oynamaya başlarken, aslında çok daha büyük bir oyunun en önemli oyuncusu haline geldiğinin farkında bile değildi.