Grindelwald'ın üzerine çöken kış, her şeyi susturmuştu. Kar, kalın bir yorgan gibi vadiyi örtüyor, sesleri boğuyor, zamanı yavaşlatıyordu. Ama Marc'ın evlerinin arkasındaki küçük atölyesinde, hummalı bir sessizlik vardı. Haftalardır, Marc kendini bu ahşap ve metal kokan sığınağa kapatmıştı.
Geceleri, Rain de ona katılıyordu. İkisi, lambanın titrek ışığı altında, o gizemli, kadim nesnenin sırlarını çözmeye çalışıyorlardı. Marc, nesnenin içindeki o minyatür devreyi, babasından kalma hassas aletlerle incelerken, Rain gözleri kapalı bir şekilde nesneyi avucunda tutuyor, onun yaydığı o belli belirsiz "şarkıyı" dinlemeye çalışıyordu.
"Bu bir diyapazon gibi," dedi Marc bir gece, gözlerini büyütecinden ayırmadan. “Ama ses için değil. Gerçekliğin kendisi için. Farklı boyutların frekanslarına tepki veriyor. Tıpkı bir radyonun farklı istasyonları bulması gibi.”
Rain, babasının ne dediğini tam olarak anlamıyordu, ama hissedebiliyordu. Nesneyi tuttuğunda, omzundaki Mühür ısınıyor, zihnindeki o tanıdık "Yankıların Şarkısı" daha net, daha keskin bir hal alıyordu. Ve bazen, o şarkının içinde, parazitli bir yayın gibi, başka bir şey daha duyuyordu. Kaotik, acı dolu ve uyumsuz bir gürültü. Gölge Boyutu'nun frekansı.
"O burada," diye fısıldadı Rain. “Hâlâ burada. Sadece... dinliyor. Bekliyor.”
Marc, defterindeki o anlamsız "A" harfine baktı. Bu harf, son zamanlarda aklına daha sık gelmeye başlamıştı. Bazen bir aleti eline aldığında, bazen bir denkleme bakarken, zihninin bir köşesinde beliriyordu. Bir cevap gibi değil, bir soru gibi. Bir sistem, bir prensip... Armoni. Anahtar. Amaç. Hepsi "A" ile başlıyordu. Bu, bir tesadüf müydü, yoksa bir ipucu mu?
Bu şüpheler ve keşifler, zihninde yeni ve tehlikeli bir fikrin doğmasına neden oldu. Sadece dinlemek, sadece beklemek yeterli değildi. Bu tehditle sonsuza dek yaşayamazlardı. Ne olduğunu, ne istediğini ve nasıl durdurulacağını anlamaları gerekiyordu. Ve bunun için, o boyuta sadece kulak misafiri olmak değil, bir göz atmak zorundaydılar.
Marc, atölyesindeki tüm bilgisini ve becerisini kullanarak, yeni bir cihaz inşa etmeye başladı. Bu, onun başyapıtı olacaktı. Merkezine, o kadim "rezonans anahtarını" bir odaklama merceği gibi yerleştirdi. Etrafına, Denge Tılsımı'ndan ilham alarak yaptığı, enerjiyi dengeleyecek bakır sarmallar döşedi. Ve güç kaynağı olarak, tek bir şey vardı: Rain'in kendisi. Cihaz, Rain'in Mührü'nün enerjisini alıp, rezonans anahtarı aracılığıyla odaklayarak, boyutlar arasında güvenli bir "gözlem penceresi" açmak için tasarlanmıştı.
“Bu çok tehlikeli, baba.”
Rain, babasının planını ilk duyduğunda bunu söylemişti. Ama gözlerinde korkudan çok, bir kararlılık vardı. O da bu belirsizlikten yorulmuştu.
Cihaz tamamlandığında, kışın en soğuk gecelerinden birinde, onu test etmeye karar verdiler. Tek bir yer vardı bunu yapabilecekleri: Her şeyin başladığı ve bittiği o yer. İlk Yankı Mağarası.
Emma, bu fikri duyduğunda dehşete kapıldı.
"Hayır!" diye bağırdı, sesi mutfakta yankılandı. “Bir daha asla! Oraya bir daha asla gitmeyeceksiniz! Size ne olduğunu unuttunuz mu? Rain'in günlerce nasıl sustuğunu?”
"Emma, dinle," dedi Marc, sakin kalmaya çalışarak. “Bu farklı. Bu kez hazırlıklıyız. Sadece bakıp geri döneceğiz. Ne olduğunu anlamalıyız. Yoksa bu korkuyla nasıl yaşarız? Bastian'ı bu korkuyla nasıl büyütürüz?”
"Size bir şans verildi, Marc! Normal bir hayat şansı! Neden bunu mahvetmek istiyorsunuz?" Emma'nın gözleri dolmuştu. O geceye dair bastırdığı tüm korkular, yeniden yüzeye çıkmıştı.
Bu, ailenin o Gündönümü gecesinden beri yaşadığı en büyük kavgaydı. Eunan, sessizce bir köşede olanları izliyordu. Yüzünde, kime hak vereceğini bilememenin acısı vardı.
Sonunda, Marc karısının omuzlarından tuttu. "Sana söz veriyorum," dedi. “Kızıma hiçbir şey olmasına izin vermeyeceğim. Bu, sona erecek. Bu gece.”
Emma, ikna olmamıştı. Ama kocasının gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı görünce, çaresizce geri çekildi.
O gece, kar fırtınasının ortasında, Marc ve Rain, yanlarında ne olur ne olmaz diye onlara göz kulak olmak için sessizce peşlerine takılan Eunan ile birlikte, İlk Yankı Mağarası'na doğru yola çıktılar.
Mağaranın içi, buz gibiydi. Ama bu, sadece kışın soğuğu değildi. Bu, o tanıdık, doğaüstü soğukluktu. Tehdit, hâlâ buradaydı.
Marc, cihazı mağaranın merkezindeki yassı kayanın üzerine kurdu. Rain, derin bir nefes aldı, elini cihazın üzerindeki kristal plakaya koydu ve Mührün enerjisini hissetmeye odaklandı.
"Şimdi, Rain," dedi Marc. “Sadece o uyumsuz gürültüyü düşün. Cihazın o frekansı bulmasına yardım et.”
Rain, gözlerini kapattı. Mührün enerjisi, bedeninden cihaza doğru akmaya başladı. Cihaz, hafif bir uğultuyla titremeye başladı. Merkezindeki rezonans anahtarı, solgun, mavi bir ışıkla parladı.
Uğultu giderek yükseldi. Mağaranın havası, elektrikle yüklendi.
Ve sonra, cihazın önündeki boş havada, bir şey belirdi. Bir yırtık. Sanki hava, bir bıçakla kesilmiş gibiydi. Yırtığın içinden, mor ve siyah renklerde, girdap gibi dönen, kaotik bir manzara görünüyordu. Gölge Boyutu.
"Başardık," diye fısıldadı Marc, hayranlık ve korkuyla. “Sadece bir pencere...”
Ama o, bir pencere değildi.
Yırtık, aniden genişlemeye başladı. Cihaz, Rain'in Mührü'nün ve mağaranın beklenmedik güçteki enerjisiyle birleşerek, kontrol dışı bir reaksiyon başlatmıştı. Bu, artık bir gözlem penceresi değil, istikrarsız ama fiziksel bir geçitti.
Geçitten, acı dolu fısıltılar, çığlıklar ve anlaşılmaz sesler sızmaya başladı. Ve sonra, yırtığın kenarından, karanlık, pençe benzeri bir gölge uzandı. Bir Gölge Varlığı, Cep Evren'e geçmeye çalışıyordu.
Eunan, korkuyla bir çığlık attı.
Marc, bir an bile tereddüt etmedi. Ailesi tehlikedeydi. Ve cevaplar, o geçidin diğer tarafındaydı.
Elindeki feneri ve küçük çantasını kaptı. "Ne olursa olsun geçidi kapatmayın!" diye bağırdı Rain'e. “Geri döneceğim! Söz veriyorum!”
Ve Eunan ile Rain'in dehşet dolu bakışları altında, Marc, ailesini korumak ve bu sonsuz gizemi çözmek için, o çığlık atan, kaotik boşluğun içine daldı.