Marc, atölyesinin soğuk sessizliğinde, kızının o son sözlerinin yankısını dinliyordu. Bir kalp atışı... Bastian'ınki gibi. Bu fikir, içindeki her ahlaki pusulayı titretmişti. Ama Rain'in gözlerindeki o kesinlik, bunun basit bir çocuk fantezisi olmadığını söylüyordu. Lena, ona bir ipucu vermişti. Bilimsel bir ipucu.
"Hayır, Rain," dedi Marc, düşüncelerini toparlamaya çalışarak. “Bastian'ı bu işe karıştıramayız. Bu... bu yanlış.”
"Yanlış anladın, baba," dedi Rain, sabırla. “Lena, onun enerjisini 'almamızı' söylemiyor. Onun enerjisini 'kopyalamamızı' söylüyor. Frekansını. İmzasını.”
Rain, Mührü aracılığıyla Lena'dan aldığı o karmaşık hissi, babasının anlayacağı kelimelere dökmeye çalıştı. “Sorun metal ya da kristaller değil. Sorun, uyumsuzluk. Mürettebatın bilinçleri, organik varlıklardı. Onların enerji matrisi, canlı bir sistemin ritmine göre ayarlı. Senin yaptığın sentetik kalp ise... ölü. Bir motor gibi çalışıyor, ama nefes almıyor. İhtiyacımız olan şey, bir güç kaynağı değil. Bir 'ritim düzenleyici'. Biyolojik bir rezonatör.”
Marc, kızının sözlerini dinlerken, zihnindeki ampuller birer birer yanmaya başladı. Biyolojik rezonans. Bu, onun defterinin sayfalarında karalanmış, radikal teorilerden biriydi. Canlı organizmaların, özellikle de gelişiminin ilk aşamalarındaki varlıkların, etraflarındaki kuantum alanıyla saf ve parazitsiz bir frekansta titreştiği fikri.
Bastian... O, bu evrendeki en saf, en "lekesiz" biyolojik sinyaldi. Onun kalp atışının, sinirsel aktivitesinin yarattığı o eşsiz biyolojik frekans, belki de o kayıp ruhların enerji matrisini "akort etmek" ve sentetik bir bedene "kilitlemek" için gereken o mükemmel, düzenli ritmi sağlayabilirdi.
"Bir EKG gibi..." diye mırıldandı Marc, kendi kendine. “Ama kalp ritmi için değil. Ruhun ritmi için.”
Dehşet, yerini yavaş yavaş bilimsel bir heyecana bırakıyordu. Bu, ahlaki olarak hâlâ gri bir alandı. Ama artık kara büyü gibi değil, cüretkar bir tıp operasyonu gibi görünüyordu.
"Bunu nasıl yapabiliriz?" diye sordu, daha çok kendine. “Ona zarar vermeden, bu frekansı nasıl kopyalayabiliriz?”
Cevap, atölyenin bir köşesinde, tozlu bir kutunun içinde duruyordu. Yıllar önce, Eunan küçükken, onun uyku düzenini ve sağlığını takip etmek için tasarladığı, hassas biyo-sensörlerle dolu küçük bir bileklik. O cihazı modifiye edebilirdi. Bastian'ın biyolojik imzasını okuyup, bunu dijital bir sinyale dönüştürebilir ve bu sinyali, prototipin güç çekirdeğine bir "kalp pili" gibi bağlayabilirdi.
Ama bu, onu yeni bir ikilemle karşı karşıya bıraktı. Bunu yapabilmek için, Emma'nın onayını alması gerekiyordu. Ya da... ondan gizli yapması.
Emma'nın, evdeki "hayaletlere" karşı duyduğu korku ve nefreti biliyordu. Oğlunun, bu "deneyin" bir parçası olmasına asla izin vermeyeceğini de. Ama ondan gizli yapmak, aralarındaki o son güven kırıntısını da yok etmek demekti.
Marc, hayatının en zor kararlarından biriyle yüzleşiyordu. Bir yanda, bu eve getirdiği o kayıp ruhlara karşı duyduğu sorumluluk ve bu bilimsel bilmeceyi çözme tutkusu. Diğer yanda ise, ailesinin o kırılgan huzurunu ve karısıyla olan ilişkisini koruma arzusu.
O gece, atölyesinde, elinde o küçük biyo-sensör bileklikle oturdu. Dışarıdan, evden gelen sesleri dinledi. Emma'nın Bastian'a söylediği ninniyi, Eunan'ın odasından gelen belli belirsiz müzik sesini... Kendi yarattığı bu kaosun ortasındaki o küçük, normal hayat anları.
Bu anları korumak için, ne kadar ileri gidebilirdi?
Ertesi gün, kararını vermişti.
Emma'ya gitti. Atölyenin kapısında durmuş, endişeyle içeri bakan karısının yanına.
"Emma," dedi, sesi sakindi. “Konuşmamız gerek. Sana bir şey göstermek istiyorum. Ve... yardımına ihtiyacım var.”
Marc, ilk defa, onu bu gizemli dünyanın dışına itmek yerine, içeri davet ediyordu. Ona, teorisini anlattı. Biyolojik rezonanstan, Bastian'ın "ritim düzenleyici" rolünden, ama en önemlisi, amacından bahsetti.
"Bu, sadece onlara yardım etmek için değil, Emma," dedi, karısının gözlerinin içine bakarak. “Bu, onları bu evden göndermenin tek yolu olabilir. Onlara kendi bedenlerini, kendi hayatlarını geri verirsek, belki de bizim hayatımızdan çıkıp giderler. Belki de o zaman, yeniden normal olabiliriz.”
Bu son cümle, Emma'nın duyması gereken cümleydi. Bu, bir bilim deneyi değil, bir "kurtuluş" vaadiydi.
Emma, uzun bir süre sessiz kaldı. Gözleri, Marc'ın yüzü, atölyedeki o tuhaf prototip ve evin içinden gelen Bastian'ın gülme sesi arasında gidip geldi. Korkuyordu. Ama Marc'ın gözlerinde, uzun zamandır görmediği bir şeyi gördü: Bir plan. Bir umut.
"Ona... ona hiçbir şey olmayacak, değil mi?" diye fısıldadı. “Oğluma.”
"Sana yemin ederim," dedi Marc. “Tek bir teline bile zarar gelmeyecek. Sadece... onun şarkısını ödünç alacağız.”
Emma, derin bir nefes aldı. Bu, hayatında verdiği en zor "evet"ti.
O gece, aile, ilk defa bir bütün olarak atölyede toplandı. Marc ve Eunan, cihazın son ayarlarını yaparken, Emma kucağında uyuyan Bastian ile bir sandalyede oturdu. Rain, annesinin yanında duruyor, Mührü aracılığıyla odadaki enerji akışını "dinliyordu".
Marc, modifiye ettiği o küçük bilekliği nazikçe Bastian'ın bileğine taktı. Cihazın üzerindeki küçük bir ışık, yeşil renkte yanıp sönmeye başladı. Bebeğin sakin kalp atışlarıyla mükemmel bir uyum içinde.
Bir kablo, bileklikten, prototipin göğsündeki güç çekirdeğine uzanıyordu.
"Hazır," dedi Marc. “Rain, şimdi. En zayıf bilinç yankılarından birini bul. Onu, prototipe doğru yönlendir.”
Rain, gözlerini kapattı. Evin içindeki o ruhlar korosundan, en solgun, en korkmuş fısıltıyı seçti. Genç bir teknisyenin, patlama anındaki son, şaşkın düşüncelerinin yankısı.
Mührünün gücüyle, o fısıltıyı nazikçe atölyeye, prototipe doğru çekti.
Bilinç yankısı, sentetik bedene yaklaştığında, güç çekirdeği titremeye başladı. Bastian'ın kalp atışının o düzenli, biyolojik ritmi, çekirdekten yayılmaya başladı. Ve ilk defa, bilinç yankısı bu ritimle rezonansa girdi. Uyum sağladı.
Prototipin metal parmakları, bir anlığına, hafifçe seğirdi.
Sonra, bir tane daha.
Ve sonra, sentetik bedenin göz yuvalarındaki optik sensörler, titrek, kırmızı bir ışıkla yandı.
Oda, nefesini tutmuştu.
Kırmızı ışıklar, etrafı taradı. Marc'a, Emma'ya, Rain'e baktı. Ve sonra, kendi metal ellerine.
Atölyenin sessizliğinde, mekanik bir ses kutusundan, tek bir kelime duyuldu. Cızırtılı, şaşkın ve bir o kadar da mucizevi.
“...Neredeyim?”