BİR HARFİN PEŞİNDE VE BİR AİLENİN KIRILMASI

Bölüm 40

Başarısız deneyin külleri, evin üzerine ağır bir sessizlik olarak çökmüştü. Atölyeden artık ne kaynak ışığı sızıyor ne de çekiç sesleri geliyordu. Marc, günlerini, elinde o deri kaplı defterle, şöminenin karşısındaki koltukta oturarak geçiriyordu. Gözleri, ateşe dalmış gibi görünse de, aslında çok daha uzaklardaydı; zihninin labirentlerinde, o tek, inatçı harfin peşinde koşuyordu.

A.

Bu harf, artık sadece bir gizem değil, bir takıntı haline gelmişti. O, bir anahtardı. Marc, bunu ruhunun en derinliklerinde hissediyordu. Ama hangi kapıyı açtığını bilmiyordu.

Emma, kocasının bu içe kapanışını, acı ve öfke karışımı bir duyguyla izliyordu. Onun için, o patlayan prototip, bir son olmalıydı. Tehlikeli bir rüyanın bitişi. Ama Marc için, bu sadece yeni ve daha imkansız bir arayışın başlangıcı olmuştu. Aralarındaki uçurum, hiç bu kadar derin olmamıştı. Geceleri aynı yatakta, birbirine hiç dokunmayan iki yabancı gibi yatıyorlardı.

Rain, bu iki ateş arasında kalmıştı. Babasının zihnindeki o hummalı arayışı ve annesinin kalbindeki o buz gibi korkuyu, Mührü aracılığıyla her an hissediyordu. Evdeki "Yankıların Şarkısı", artık kederli ve uyumsuzdu.

Lena'nın hayaleti, bu yeni düzende kendine bir rol bulmuş gibiydi. Artık evin içinde amaçsızca süzülmüyordu. Çoğu zaman, Marc'ın yanında, koltuğun arkasında sessizce duruyordu. Sanki onun zihinsel arayışına katılıyor, ona destek olmaya çalışıyordu. Rain, Lena'nın Marc'a sürekli olarak Gölge Boyutu'ndan görüntüler yansıttığını hissedebiliyordu: Orada kalan mürettebatının acı dolu bekleyişi, o kabus diyarının tehlikeleri... Bu, Marc'ın pes etmesini engelleyen, acımasız ama etkili bir motivasyondu.

Lena'nın zihnindeki o diğer silüetlerin görüntüleri de ara sıra sızıyordu. Ama bu görüntüler, mürettebatınkiler gibi net değildi. Daha çok bir serap, bir yanılsama gibiydiler. Sanki Gölge Boyutu'nun kendisi, Lena'nın zihnine oyunlar oynuyor, onun yalnızlığını ve suçluluğunu, sahte hayaletlerle daha da derinleştiriyordu.

Bir akşam, Marc defterini o kadar sıkı tutuyordu ki, parmak boğumları beyazlaşmıştı. "Gözden kaçırdığım bir şey olmalı," diye fısıldadı kendi kendine. “O satıcı... o yaşlı adam... O, bu evrene ait değildi. Gelişi bir tesadüf olamaz. O, bir mesajdı.”

Rain, babasının yanına oturdu. “Belki de harfe değil, harfin olmadığı yere bakmalısın, baba.”

Marc, kızının o çocuksu ama bazen şaşırtıcı derecede bilge sözleriyle irkildi. Defterin sayfasını çevirdi. "A" harfinin yazılı olduğu sayfa. Harfin etrafında, Marc'ın aldığı sayısız not, çizdiği diyagramlar vardı. Ama harfin hemen altında, daha önce fark etmediği, neredeyse silinmiş, kurşun kalemle çizilmiş minik bir işaret vardı.

Bu, bir harf ya da bir sembol değildi. Bu, bir dizi koordinattı. Ama bu evrene ait bir koordinat sistemi değildi. Daha çok, bir yıldız haritasındaki konumu andırıyordu.

"Bu... bu ne zaman buraya geldi?" diye sordu Marc, şaşkınlıkla. Bu koordinatları kendisinin çizdiğini hiç hatırlamıyordu. Sanki, o "A" harfi gibi, bu da zihnine dışarıdan sızmış, parmakları o an istemsizce hareket etmişti.

O an, atölyedeki o patlamadan kurtulan tek bir parça, Marc'ın masasının üzerinde duran o erimiş metal ve kristal yığını, hafifçe titredi. Ve içindeki o "rezonans anahtarının" sağlam kalmış minik bir parçası, belli belirsiz, solgun bir ışıkla parladı.

Işık, duvardaki bir haritaya yansıyordu. Grindelwald ve çevresinin detaylı bir haritası. Ve ışığın düştüğü yer, tek bir noktaydı.

İlk Yankı Mağarası'nın birkaç kilometre ötesinde, kimsenin gitmediği, dağların arasında unutulmuş, eski bir gözlemevi kalıntısı.

Marc ve Rain, aynı anda birbirlerine baktılar.

Cevap, belki de bunca zamandır yanı başlarındaydı.

"Emma'ya söyleyemeyiz," dedi Rain, hemen. “Bizi asla bırakmaz.”

Marc, biliyordu. Bu, gizli yapmaları gereken bir yolculuktu. Belki de son bir yolculuk.

O gece, evdeki herkes uykuya daldıktan sonra, baba ve kız, en kalın giysilerini giyip, sırtlarına küçük birer çanta alarak, sessizce evden süzüldüler. Lena'nın hayaleti, onlara eşlik etmek ister gibi, kapının eşiğinde bir an belirdi, sonra evin içinde kaldı. Bu, onların savaşıydı.

Kar fırtınası yeniden başlamıştı. İkili, bembeyaz bir boşluğun içinde, haritadaki o tek bir noktaya doğru, bilinmeyene doğru yürümeye başladılar. Arkalarında, sıcak ve aydınlık bir ev bırakıyorlardı. Ama o evin içindeki aile, belki de ilk defa, geri dönülmez bir şekilde kırılmıştı.