AKŞAM YEMEĞİ VE SESSİZLİĞİN AĞIRLIĞI

Bölüm 5

Eve döndüklerinde, mutfaktan gelen odun ateşi ve pişen güvecin kokusu Rain'i karşıladı. Bu, günün tüm tekinsizliğini bir anlığına unutturan, tanıdık ve güvenli bir kokuydu. Ama o güven hissi, salona adım attığında buharlaştı.

Annesi Emma, şöminenin karşısındaki koltukta oturuyordu. Elinde her zamanki örgü işi vardı, ama şişleri hareketsizdi. Gözleri, alevlerin dansını izliyor gibiydi ama aslında çok daha uzaklara, alevlerin ardındaki bir boşluğa bakıyordu. Yüzünde, Rain'in daha önce hiç görmediği bir ifade vardı; derin bir yorgunluk ve açıklayamadığı bir kederin karışımı. Sanki omuzlarında görünmez bir yük taşıyor gibiydi.

Babası Marc ise masanın başında, yine o deri kaplı defteriyle meşguldü. Ama bu kez bir şeyler yazmıyor ya da çizmiyordu. Sadece açık bir sayfaya bakıyordu. Sayfada, Rain'in sabah gördüğü o karmaşık spiraller ve geometrik şekiller vardı. Marc'ın yüzü gergindi, sanki çözemediği bir denkleme, anlamadığı bir haritaya bakıyor gibiydi.

Eunan bile sessizdi. Şöminenin yanındaki minderde oturmuş, ateşe bir odun parçasıyla dalgın dalgın vuruyordu.

Odanın üzerindeki sessizlik, normal bir akşam sessizliği değildi. Ağır, neredeyse elle tutulur bir sessizlikti bu. Herkes kendi düşüncelerine, kendi endişelerine gömülmüştü. Rain, mağaradan getirdiği o soğukluğu, o yutan boşluğu şimdi kendi evinin salonunda hissediyordu.

"Hoş geldin tatlım," dedi Emma, Rain'i fark ettiğinde. Sesi yorgundu, gülümsemesi dudaklarına tam olarak ulaşmıyordu. “Clara seni bıraktığı için teşekkür ettiğini söyledi.”

Rain başını salladı ve annesinin yanına, koltuğun kenarına ilişti. Emma'nın elini tuttu. Annesinin eli buz gibiydi.

"Anne, iyi misin?" diye fısıldadı.

Emma derin bir nefes aldı. "İyiyim canım. Sadece... uzun bir gündü." Gözleri tekrar ateşe daldı.

Akşam yemeği, bu tuhaf sessizlik içinde yendi. Marc, her zamanki neşeli hikayelerinden anlatmadı. Eunan, yemeğiyle ilgisizce oynadı. Emma, tabağındaki güvece neredeyse hiç dokunmadı. Rain, her bir yudumun boğazında düğümlendiğini hissetti. Dünyanın şarkısı bile susmuş gibiydi. Ya da belki de odadaki bu ağır sessizlik, diğer tüm sesleri bastırıyordu.

Yemekten sonra, Rain odasına çekildi. Yatağına uzandı ve tavandaki ahşap desenleri izlemeye başladı. Ailesine ne oluyordu? Bu ani hüzün, bu gerginlik nereden gelmişti? Sanki görünmez bir bulut evin üzerine çökmüş ve herkesi etkisi altına almıştı.

Fısıltı, uzun bir aradan sonra yeniden konuştu. Sesi, bir yankı gibi zayıftı.

Korkuyorlar. Ama neden korktuklarını bilmiyorlar. Sadece hissediyorlar. Tıpkı senin gibi.

"Neyi hissediyorlar?" diye fısıldadı Rain, karanlığa doğru.

Yaklaşan gölgeyi. Dengeyi bozan o karanlık yankıyı. O, sadece şarkıyı değil, anıları da etkiliyor. En derinlerdeki korkuları yüzeye çıkarıyor.

Rain, annesinin boş bakışlarını, babasının gergin yüzünü düşündü. Fısıltı'nın söyledikleri, korkunç bir şekilde mantıklı geliyordu. Mağarada hissettiği o karanlık, sadece ormanda değildi. Evine sızmıştı. Ailesinin kalbine sızmıştı.

Gece yarısına doğru, susuzlukla uyandı. Yataktan kalkıp sessizce mutfağa indi. Ev zifiri karanlıktı, sadece ay ışığı pencerelerden içeri gümüşi bir ışık süzüyordu. Bir bardak su içtikten sonra salondan geçerken, babasının hâlâ orada olduğunu gördü.

Marc, masanın başında, sadece ay ışığıyla aydınlanan odada oturuyordu. Defteri açıktı. Ama bu kez deftere değil, pencereden dışarı, vadinin karanlığına bakıyordu. Omuzları çöküktü. Rain, babasını daha önce hiç bu kadar yenik, bu kadar çaresiz görmemişti.

Tam geri dönecekken, babasının fısıldadığını duydu. Sesi o kadar kısıktı ki, Rain zar zor seçebildi.

"Bu bir döngü," diye fısıldadı Marc, kendi kendine. “Hep aynı noktaya geri dönüyor. Ama bir parça eksik. Anahtar nerede?”

Rain, olduğu yerde donakaldı. Döngü? Anahtar? Babası neden bahsediyordu?

Marc, sanki onun varlığını hissetmiş gibi başını çevirdi. Gözleri ay ışığında parlıyordu. Rain'i gördüğünde şaşırmadı. Sadece yorgun bir şekilde gülümsedi.

“Uykun mu kaçtı, çilli kızım?”

Rain cevap veremedi. Sadece babasına baktı. O an, Marc'ın sadece bir baba, bir zanaatkar olmadığını anladı. Onun da sırları vardı. Tıpkı Rain gibi, o da dünyanın sadece yüzeyde göründüğü gibi olmadığını biliyordu. Ve bu bilgi, onu korkutuyordu.

Marc, defterini yavaşça kapattı. "Hadi," dedi, ayağa kalkarak. “Yatağına dönme zamanı. Yarın yeni bir gün.”

Ama Rain, yarının yeni bir gün olmayacağını biliyordu. Yarın, sadece bu ağırlaşan sessizliğin, bu anlaşılmaz kederin ve yaklaşan gölgelerin devamı olacaktı. Ve babasının aradığı o eksik parça, o anahtar, her ne ise, onu bulmak zorundaydılar. Yoksa bu karanlık, hepsini yutacaktı.