ORMANIN KENARINDAKİ ÇIĞLIK

Bölüm 7

Rain'in sesi, nemli havada zayıf bir şekilde yankılandı. Isabela, onu duymamış gibiydi ya da duymuş ama umursamamıştı. Ormanın alacakaranlığına doğru koşmaya devam ediyordu. Rain, ciğerleri yanarcasına koşarken, kalbi sadece korkuyla değil, aynı zamanda bir tür öfkeyle de çarpıyordu. Neden bunu yapmak zorundaydı? Neden kimsenin görmediği gölgelerle, kimsenin duymadığı fısıltılarla uğraşmak zorundaydı?

"ISABELA, GERİ DÖN!" diye bağırdı tekrar, sesi bu kez daha güçlü çıktı.

Bu defa Isabela durdu. Arkasını döndüğünde yüzünde şaşkınlık ve öfke karışımı bir ifade vardı. "Ne istiyorsun yine, çilli kuş?" diye bağırdı. “Topumu bulmamı engellemeye mi çalışıyorsun?”

Rain, nefes nefese onun yanına ulaştı. "Hayır," dedi, soluklanmaya çalışarak. “Oraya... oraya gitmemelisin. Tehlikeli.”

Isabela alaycı bir kahkaha attı. "Tehlikeli mi? Nedenmiş? İçeride masallardaki gibi bir canavar mı var yoksa?" Gözleri, Rain'in arkasındaki ormanın karanlığına kaydı. “Sen sadece korkaksın. Her şeyden korkuyorsun.”

"Hayır, anlamıyorsun!" dedi Rain, çaresizce. “Orada bir şey var. Kötü bir şey.”

Tam o sırada, ormanın derinliklerinden boğuk bir ses geldi. Isabela'nın parlak renkli topu, bir çalının dibinden yavaşça yuvarlanarak patikanın üzerine çıktı. Sanki biri onu oradan itmiş gibiydi.

Isabela'nın yüzündeki alaycı ifade silindi. Bir anlık bir tereddütle topa, sonra tekrar Rain'e baktı. “Bunu sen mi yaptın?”

“Hayır! Sana söylüyorum, orada bir şey var!”

Isabela, Rain'in yalvaran bakışlarına rağmen kararını vermişti. "Saçmalık," dedi ve topuna doğru bir adım attı.

İşte o an, ormanın kenarındaki gölgeler hareketlendi. Rain'in daha önce gördüğü o şekilsiz, yırtık kumaş parçası gibi olan karanlık yankı, ağaçların arasından sessizce süzüldü. Bir rengi ya da maddesi yoktu; daha çok bir ısı emici gibiydi, etrafındaki ışığı ve sıcaklığı yutuyordu. Yaklaştığı yerdeki çimenlerin üzerindeki yağmur damlaları anında buharlaştı.

Isabela, arkasındaki bu hareketliliği fark etmedi. Topunu almak için eğildi.

Şimdi! diye bağırdı Fısıltı, Rain'in zihninde. Onu oradan çek!

Rain, içgüdüsel bir hareketle ileri atıldı ve Isabela'nın koluna yapıştı. “GİTMEMELİYİZ!”

Isabela, dengesini kaybedip geriye doğru sendeledi. “Bırak beni! Ne yapıyorsun sen?”

Ama Rain bırakmadı. Tüm gücüyle onu geri çekerken, karanlık yankı, topun olduğu yere ulaştı. Bir anlığına topun etrafını bir sis gibi sardı. Renkli plastik, anında rengini kaybetti, grileşti ve sonra, sanki içten içe çürümüş gibi, sessizce kendi üzerine çökerek bir avuç toza dönüştü.

Isabela, olanları donmuş bir halde, gözleri dehşetle açılarak izledi. Çığlık atmak istedi ama sesi çıkmadı.

Karanlık yankı, avını kaçırmanın verdiği bir tür hayal kırıklığıyla yavaşça dalgalandı. Sonra, odağını onlara çevirdi. Rain, o şekilsiz karanlığın içinde, kendisine bakan sayısız, görünmez gözün varlığını hissetti. Soğuk, aç ve kötücül bir zekaya sahip gözler.

Bu, mağaradaki gibi dağınık bir tehdit değildi. Bu, odaklanmış bir niyetti.

"Koş," diye fısıldadı Rain.

Bu tek kelime, Isabela'yı donduğu yerden çözmeye yetti. İkisi de arkalarını döndüler ve hayatları için koşmaya başladılar. Kasabaya giden çamurlu patikada tökezleyerek, düşe kalka ilerliyorlardı. Rain, arkasına bakmaya cesaret edemiyordu ama o buz gibi varlığın, o yutan sessizliğin peşlerinde olduğunu biliyordu.

Kasabanın ilk evleri göründüğünde, ikisi de bitap düşmüş haldeydi. Isabela, kendi evinin bahçe kapısına ulaştığında durdu. Hâlâ titriyordu. Yüzü bembeyazdı. Rain'e baktı. Gözlerinde artık alaycılık ya da öfke yoktu. Sadece saf bir korku ve anlayamazlık vardı.

"O... o neydi?" diye kekeledi.

Rain, ne cevap vereceğini bilemedi. "Bilmiyorum," dedi dürüstçe. “Ama gerçekti.”

Isabela, bir şey söylemeden arkasını döndü ve evine koştu. Kapıyı arkasından çarptı.

Rain, kendi evine doğru yavaşça yürüdü. Bacakları titriyordu. Sadece koşmaktan değil, yaşadığı dehşetten. Birinin hayatını kurtarmıştı. Nefret ettiği birinin hayatını. Ama bu, bir zafer gibi hissettirmiyordu. Tam tersine, bu bir ilandı. Artık saklanamayacağını anlamıştı. O gölgeler, o karanlık yankılar, her neyseler, artık sadece onu izlemiyorlardı. Harekete geçmişlerdi. Ve bu sadece başlangıçtı.

Eve girdiğinde, babası Marc onu kapıda karşıladı. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.

“Rain! Neredeydin? Bir çığlık duydum.”

Rain, babasına baktı. Gözleri yaşlarla doluydu. Hiçbir şey söylemeden babasına sarıldı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Marc, şaşkın ama şefkatli bir şekilde kızına sarıldı.

"Tamam, çilli kızım," diye fısıldadı. “Tamam. Evdesin. Güvendesin.”

Ama Rain, artık hiçbir yerde güvende olmadıklarını biliyordu.