Gri Şehir'de sabah, bir renk olarak değil, bir his olarak gelirdi. Gecenin kadifemsi siyahlığı, yerini günün solgun, kurşuni griliğine bırakırdı. Bu, ne aydınlık ne de karanlıktı; sadece var olan, her şeyi aynı umutsuz tona boyayan sonsuz bir alacakaranlıktı.
Elysia, gözlerini açtığında bu hissi ciğerlerinde duyumsadı. Fabrika bacalarından sızan ve şehrin üzerine bir örtü gibi serilen isin geniz yakan kokusu, pencerenin aralığından sızıp odayı doldurmuştu bile. Bir an, sadece bir an, yorganın altında kalıp bu hissin, bu günün başlamasına izin vermemek istedi. Ama sonra, yan odadan gelen belli belirsiz bir kıkırdama ve bir fısıltı duydu.
“Anneee... Lena yine çillerimi sayıyor!”
Bu, Aida'nın sesiydi. Beş yaşındaki bir çocuğun hayat dolu, şikayet ederken bile neşe barındıran sesi. Elysia'nın yüzünde yorgun bir tebessüm belirdi. İşte kalkmak için bir neden. İki neden.
Yataktan kalktı, üzerine eskimiş sabahlığını geçirdi ve kızlarının odasına yöneldi. Kapıyı araladığında gördüğü manzara, bu gri şehrin ortasındaki tek renkli tabloydu.
Yedi yaşındaki Lena, yatağının kenarına oturmuş, küçük kız kardeşinin yüzüne ciddi bir ifadeyle eğilmişti. İnce parmakları, Aida'nın burnunun ve yanaklarının üzerine yeni serpilmiş o minik, solgun çilleri sayıyordu. Lena, her zaman erken uyanırdı. Rüyalarını unutmadan onları çizmek için. Yatağının başucundaki küçük masanın üzeri, tuhaf yaratıkların, imkansız manzaraların ve tanımadığı yüzlerin karakalem çizimleriyle doluydu.
"On bir, on iki..." diye mırıldanıyordu Lena. “Dün on taneydi. İki tane daha çıkmış.”
Aida, kıkırdayarak kıvranıyordu. “Gıdıklanıyorum! Bırak beni!”
Elysia, kapının pervazına yaslandı. "Kızlar," dedi yumuşak bir sesle. “Günaydın. Kardeşini rahat bırak, Lena. Kahvaltı zamanı.”
Lena, annesini görünce işini bıraktı ve masasına yöneldi. Elinde bir kalemle, defterine bir şeyler karalamaya başladı bile. Aida ise yataktan fırlayıp annesinin bacaklarına sarıldı.
"Anne, bak!" dedi, yukarı bakarak. “Bugün iplikler ağlıyor. Çok hüzünlüler.”
Elysia, kızının neyden bahsettiğini biliyordu. Aida, kendini bildi bileli, havada sadece kendisinin gördüğü, renkli, hareketli "ipliklerden" bahsederdi. Elysia, başlarda bunu bir çocuğun zengin hayal gücüne bağlamıştı. Ama Aida'nın bu iplikleri tarif edişindeki tutarlılık ve ciddiyet, bazen içini bir endişeyle dolduruyordu.
"Öyle mi, canım?" dedi, Aida'nın saçlarını okşayarak. “Belki de sadece yorgunlardır.”
Mutfağa geçtiler. Küçük, dar bir mutfaktı. Elysia, ocağın üzerine çaydanlığı koyarken, zihni otomatik olarak günün yapılacaklar listesini çıkarmaya başladı. Kahvaltı, kızları okula hazırlamak, sonra fabrikaya on saatlik boğucu bir vardiya, akşam alışveriş, faturalar... Faturalar. Bu kelime, midesine bir taş gibi oturdu. Çalıştığı metal fabrikasında muhasebe departmanındaydı; bütün gün rakamlarla, başkalarının parasıyla uğraşıyordu ama kendi cebine giren, ay sonunu getirmeye zar zor yetiyordu.
Bir zamanlar, hayalleri rakamlardan ibaret değildi. Beden eğitimi öğretmeni olmak, çocuklara koşmayı, zıplamayı, oyunun ve hareketin neşesini öğretmek istemişti. Gençliğinde, bir pastanede karşılaştığı, gözleri zeka ve tuhaf bir heyecanla parlayan genç bir adama bu hayalini anlatışını hatırladı bir an. O genç adam, evrenin sırlarından, olasılıklardan bahsetmişti. Ne tuhaf bir sohbetti. Ne kadar da uzun zaman önceydi. Hayat, o hayallerin üzerine Gri Şehir'in tüm isini ve tozunu sermişti.
"Anne, çayım hazır mı?" Lena'nın sesi, onu anılarından kopardı.
“Hazır, tatlım.”
Kahvaltı masasında, Lena sessizce resim defterine bir şeyler çiziyor, Aida ise kaşığıyla masaya vurarak kendi ritmini tutuyordu. Elysia, kızlarını izledi. Onlar, onun her şeyiydi. Bu gri dünyadaki tek ışığı. Ama onların geleceği, bu şehrin kurşuni gökyüzü kadar belirsizdi. Onlara daha iyisini sunabilecek miydi? Bu boğucu yerden, bu bitmeyen mücadeleden onları kurtarabilecek miydi?
O an, fabrikanın uzaktan gelen ilk düdüğü duyuldu. Yeni bir vardiyanın, yeni bir günün acımasız habercisi. Elysia, gözlerini kapattı. Zihninin en derin köşesinde, yorgun bir fısıltı belirdi. Bir dilek değil, bir iç çekiş. Bir kaçış anı.
Keşke... Keşke her şey farklı olsaydı. Bu kadar ağır olmasaydı. Keşke…
Aklındaki o düşünce, on yaşındaki, dizleri yaralı, tek derdi arkadaşlarının onu oyuna alıp almayacağı olan kendi çocukluğunun bir anısıyla tamamlandı. O kısacık, masum bir an. Sorumlulukların olmadığı, faturaların olmadığı, sadece güneşin ve oyunun olduğu bir an.
Düdük sesi sustu. Elysia gözlerini açtı. Gri gerçeklik, tüm ağırlığıyla geri dönmüştü.