Gri Şehir'in isli nefesinin ulaşamadığı bir yerde, yüksek duvarların ardında, tek katlı, mütevazı bir ev duruyordu. Bahçesindeki güller bile, şehrin geri kalanındaki her şeyin aksine, inatla canlı renklere sahipti. Bu ev, Elias Neumann'ın kalesi, sığınağı ve oyun alanıydı. Dışarıdan bakan biri için, emekli bir beyefendinin huzurlu yuvası gibiydi. Ama o mütevazı yapının altında, yerin beş kat derinliğine inen, bir uçak hangarını andıran devasa bir laboratuvar uzanıyordu.
Elias Neumann, o sabah saat tam 07:02'de uyandı. Başak burcunun getirdiği kusursuz bir zamanlama ve düzen takıntısıyla, her günü bir öncekinin hassas bir kopyasıydı. Yatağından kalktı, ipek sabahlığını üzerine geçirdi ve mutfağa doğru ilerlerken kendi kendine bir melodi mırıldanmaya başladı. Mutfakta, ritimlerin dans ettiği bir zarafetle hareket etti. Buzdolabını açtı, altı adet organik yumurtayı, bir tutam safranı, keçi peynirini ve taze kekiği tezgâhın üzerine mükemmel bir simetriyle dizdi.
"Ve şimdi," dedi boş mutfağa, sesi bir sunucunun coşkusuyla doluydu. “Karşınızda, daha önce hiç denenmemiş, damak çatlatan bir lezzet senfonisi: Safranlı ve Kekikli Omlet, nam-ı diğer 'o-121'! Bu, yarattığım yüz yirmi birinci eşsiz omlet tarifi olacak.”
Tavayı ocağa koyarken, ritimle kalçasını salladı ve kendi kendine birkaç salsa adımı attı. Elias için dünya, ikiye ayrılıyordu: Kendi kontrolündeki, mantıklı, eğlenceli ve zeki dünyası ile dışarıdaki, aptallık, kaos ve öngörülemezlikle dolu olan "diğerlerinin" dünyası. Ve o, "diğerlerinin" dünyasıyla pek ilgilenmiyordu. Onları anlamıyordu, anlamak da istemiyordu. Ona göre insanlar, potansiyellerini boşa harcayan, basit güdülerle hareket eden, öngörülebilir ve sıkıcı varlıklardı.
Bir zamanlar, o da o dünyanın bir parçasıydı. Maddi imkansızlıklar içinde, dehasının anlaşılamadığı bir hayatta sıkışıp kalmıştı. Ama sonra, geceleri, kimsenin ruhu duymadan yazdığı o karmaşık yazılımlar, o kırılmaz kodlar, ona bir servet kazandırmıştı. O para, ona özgürlüğünü satın almıştı. Önce lisansını tamamlamış, sonra da bu sığınağı inşa etmişti. Artık kimseye ihtiyacı yoktu.
Yumurtaları çırparken, laboratuvarından gelen bir bildirim sesi duyuldu. Omleti ustalıkla tavaya döktükten sonra, mutfak duvarındaki dokunmatik ekrana yürüdü. Ekranda, karmaşık kuantum dalga fonksiyonları ve simülasyon sonuçları akıyordu.
"Hımm," diye mırıldandı, ekrandaki verilere göz gezdirirken. “Takyonic alan rezonansında hafif bir anormallik. Duygusal bir kalıntı olabilir. Önemsiz.”
Ekranı bir el hareketiyle kapattı ve omletine geri döndü. Onun için evreni kurtaracak bilgiye sahip olmak, mükemmel bir omlet yapabilmekten daha az heyecan vericiydi. Çünkü evren, içindeki insanlarla birlikte, kurtarılmaya değmeyecek kadar kusurluydu. Ama iyi bir omlet... işte o, saf bir dehanın ve estetiğin ürünüydü.
Omletini tabağına aldı, üzerine son bir kez taze kekik serpti ve masaya oturdu. Tam ilk çatalı alacakken, aklına bir fikir geldi. Hızla ayağa fırladı, koridorun sonundaki boy aynasının önüne gitti ve elindeki çatalla kendine bir selam verdi.
"Günün en zeki, en yakışıklı ve en yetenekli adamına, afiyet olsun!" dedi ve aynadaki yansımasına göz kırptı. Sonra, sanki görünmez bir partnerle dans ediyormuş gibi, birkaç vals adımıyla mutfağa geri döndü.
Kahvaltısını bitirdikten sonra, asansörle laboratuvarına indi. Beş kat aşağısı, onun gerçek krallığıydı. Sunucular uğulduyor, hologramlar havada dönüyor, kuantum bilgisayarların soğutma sistemleri hafif bir rüzgar yaratıyordu. Günün ana projesine, yani zamanın dokusunu ve olasılık evrenlerini manipüle etme teorileri üzerine çalışmaya başladı.
Devasa bir holografik ekran açtı. Ekranda, iç içe geçmiş evrenleri temsil eden sayısız, parıldayan küre belirdi. El hareketleriyle küreleri döndürüyor, denklemleri değiştiriyor, simülasyonlar çalıştırıyordu. Bu, onun için en büyük oyundu.
Bir denklemin sonucunu beklerken, eline bir dijital kalem aldı ve ekranın boş bir köşesine bir şeyler karalamaya başladı. Genellikle aklına gelen rastgele formülleri ya da geometrik şekilleri çizerdi. Ama bu kez, parmakları istemsizce hareket etti.
A.
Büyük, net bir "A" harfi yazdı.
Duraksadı. Kalemi ekrandan çekti. Yazdığı harfe baktı.
"Neden 'A' yazdım ben?" diye sordu kendi kendine. Aklında "A" ile başlayan hiçbir şey yoktu. Ne bir formül, ne bir teori, ne de bir isim. Bu harf, sanki kendi zihninden değil, dışarıdan, bilmediği bir kaynaktan gelmiş gibiydi. Anlamsız, yersiz ve sinir bozucuydu.
Bu küçük anormallik, o düzenli, kontrol altındaki dünyasında minik bir çatlak yaratmıştı. Kaşlarını çattı, harfi bir el hareketiyle sildi ve işine geri döndü. Ama o harf, zihninin bir köşesine takılıp kalmıştı. Tıpkı laboratuvarındaki o "önemsiz" duygusal kalıntı gibi. Elias Neumann, farkında olmasa da, kendi kalesinin duvarlarının dışından gelen bir fısıltıyı ilk kez duymuştu.