KIRMIZI ELBİSE VE SOLAN RENKLER

Bölüm 21

Günler, Gri Şehir'in monoton ritminde akmaya devam etti. Tavan tamir edilmiş, kovanın metalik sesi susmuştu. Ama Elysia'nın zihnindeki o damlama sesi devam ediyordu. Her yeni fatura, her beklenmedik masraf, her yorgun sabah, o sese yeni bir yankı ekliyordu.

Bir cumartesi öğleden sonra, Elysia kızlarını kasabanın merkezindeki küçük pazar yerine götürdü. Bu, haftanın tek lüksüydü. Taze sebze almak, belki de kızlara küçük bir şekerleme ısmarlamak... Bu küçük anlar, hayatın griliğindeki soluk renk lekeleri gibiydi.

Pazar yerinde gezinirlerken, Aida aniden durdu ve bir dükkanın vitrinine doğru koştu. Bu, şehrin nadir giysi dükkanlarından biriydi. Vitrinde, cansız mankenlerin üzerinde, şehrin genel havasına uygun olarak gri, kahverengi ve siyah tonlarında elbiseler sergileniyordu. Ama tam ortada, tek bir elbise, diğerlerinin arasında bir isyan bayrağı gibi duruyordu.

Bu, parlak, canlı kırmızı renkte, küçük bir kız elbisesiydi. Üzerinde fırfırları, belinde beyaz bir kurdelesi vardı.

"Anne, bak!" diye bağırdı Aida, parmağıyla vitrini göstererek. “Ne kadar güzel! İplikleri şarkı söylüyor!”

Elysia, elbisenin güzelliği karşısında bir an duraksadı. Bu renk, bu canlılık, bu şehirde o kadar yersiz, o kadar cüretkardı ki... Sonra, gözü elbisenin üzerindeki fiyat etiketine takıldı. Rakamlar, kalbine küçük bir sızı olarak saplandı. Bu, onun neredeyse bir haftalık maaşıydı.

"Çok güzelmiş, canım," dedi, sesine neşeli bir ton vermeye çalışarak. “Ama belki başka zaman bakarız.”

"Ama ben onu şimdi istiyorum!" dedi Aida, çocuksu bir inatla. “Doğum günümde bunu giymek istiyorum!”

Lena, sessizce yanlarında duruyordu. Elbisesiye değil, vitrinin camındaki kendi yansımalarına bakıyordu. "Kırmızı, çok parlak bir renk," diye fısıldadı, daha çok kendi kendine. “Gözleri yorar.”

Elysia, Aida'yı nazikçe kolundan çekti. “Hadi gidelim, Aida. Akşam yemeği için bir şeyler almalıyız.”

Ama Aida, yerinden kıpırdamadı. Yüzü asılmış, gözleri dolmuştu. “Ama neden alamayız? O kadar güzel ki...”

O an, pazar yerindeki birkaç kişi onlara dönüp bakmaya başladı. Elysia, yanaklarının kızardığını hissetti. İnsanların fısıltılarını duyar gibi oldu. "Çocuğuna basit bir elbiseyi bile alamıyor." Bu, muhtemelen kendi zihninin bir oyunuydu, ama yine de utanç vericiydi.

"Aida, sana sonra dedim!" dedi, sesi istemeden sertleşmişti.

Aida'nın dudakları büküldü ve sessizce ağlamaya başladı. Bu, Elysia'nın kalbini kırdı. Kızını hayal kırıklığına uğratmak, kendini bu kadar yetersiz hissetmek... O an, o kırmızı elbise, sadece bir elbise olmaktan çıktı. Ulaşamadığı her şeyin, kızlarına sunamadığı o renkli, tasasız hayatın bir sembolü haline geldi.

Eve döndüklerinde, Aida hâlâ somurtkandı. Elysia, kendini suçlu ve öfkeli hissediyordu. Kendine değil, bu duruma, bu hayata öfkeliydi.

O akşam, kızlar uyuduktan sonra, Elysia dikiş kutusunu çıkardı. Kutunun içinde, yıllardır sakladığı kumaş parçaları vardı. Annesinden kalma, solmuş ama hâlâ güzel desenleri olan kumaşlar. Aralarında, parlak kırmızı bir parça buldu.

Bütün gece, lambanın cılız ışığında oturdu. Kendi eski elbiselerinden birini söktü, kalıp çıkardı ve o kırmızı kumaş parçasından, Aida için bir elbise dikmeye başladı. Parmakları iğneyle defalarca delindi, gözleri yorgunluktan yanıyordu, ama durmadı. Bu, bir meydan okumaydı. Hayat ona kırmızı bir elbise alacak parayı vermiyorsa, o da kendi kırmızısını kendi elleriyle yaratacaktı.

Sabaha karşı, elbise bitmişti. Vitrindeki kadar gösterişli değildi belki, dikişleri biraz acemiydi, ama kırmızıydı. Ve sevgiyle yapılmıştı.

Elysia, bitmiş elbiseyi bir sandalyenin üzerine koydu ve yorgunlukla yatağına uzandı. Ama uyuyamadı. Zihninde, o kırmızı elbisenin fiyatı ve kendi cüzdanındaki para dönüp duruyordu. Ne kadar çabalasa da, ne kadar didinse de, hep bir adım gerideydi. Hep bir "yetersizlik" hissi vardı.

Bu şehir, sadece binaları değil, hayalleri de griye boyuyordu. En parlak kırmızıyı bile, zamanla solgunlaştırıyor, üzerine bir toz tabakası seriyordu.

Elysia, tavana bakarak düşündü. Bu savaş, ne zamana kadar sürebilirdi? Kendi gücüyle, kendi elleriyle, hayatın bu solgunlaştırıcı etkisine ne kadar daha direnebilirdi?

Ve ilk defa, aklına korkutucu bir düşünce geldi. Belki de direnmemeliydi. Belki de sorun, savaşmakta ısrar etmesiydi. Belki de tek çıkış yolu, bu oyunu tamamen terk etmekti. Bu hayatı, bu zamanı, bu gerçekliği…

Bu düşünce, o kadar karanlık ve o kadar radikaldi ki, Elysia'yı kendi zihninden bile korkuttu.