Kyra'nın evinde geçirdikleri o akşamdan sonra, Elysia'nın içindeki o tanıdık ağırlık daha da çöreklenmişti. Bu, sadece faturaların ya da işteki stresin ağırlığı değildi. Bu, başkasının umutsuzluğuna tanık olmanın getirdiği, paylaşılan bir çaresizlikti. Kyra'nın boş duvarları, söylenmemiş kederi, Elysia'nın kendi korkularını yansıtan bir ayna gibiydi.
Ertesi günler, birbirinin kasvetli bir tekrarı olarak geçti. Fabrikanın sağır edici gürültüsü, ofisteki gergin hava, akşamları kızlarıyla geçirdiği ama zihninin hep başka yerde olduğu o yorgun saatler... Elysia, bir otomat gibi yaşıyordu. Gülümsüyor, yemek yapıyor, masal okuyordu ama ruhu, sanki bedeninden kilometrelerce uzakta, bu gri şehrin üzerinde asılı kalmış gibiydi.
Bir gece, şiddetli bir yağmurla uyandı. Rüzgar, eski binanın pencerelerini dövüyor, çatıdan tuhaf gıcırtılar geliyordu. Elysia, yatağında doğruldu ve dinledi. Yağmurun sesinin ardında, başka bir ses daha vardı. Ritmik bir damlama sesi.
Kalkıp ışığı yaktığında, odasının tavanının köşesinde, koyu, ıslak bir leke gördü. Ve o lekenin tam ortasından, yavaş ama kararlı bir şekilde, yere bir su damlası düşüyordu.
Tavan akıyordu.
Elysia, gözlerini kapattı. Bu, sadece bir damla su değildi. Bu, bir masraf daha, bir tamirci parası daha, başa çıkılması gereken bir sorun daha demekti. Sanki hayat, üzerine ne kadar yük bindirebileceğini test ediyordu. Ve Elysia, artık taşıyacak gücünün kalmadığını hissediyordu.
Yere bir kova koydu. Damlaların kovanın dibine vururken çıkardığı o metalik "tınk" sesi, o gece Elysia'nın uyumasına izin vermedi. Her bir "tınk" sesi, beynine bir çivi gibi çakılıyordu. Çaresizliğin, kapana kısılmışlığın sesiydi bu.
Sabah, kızlarının odasına girdiğinde, Lena'yı yine masasının başında buldu. Ama bu kez bir şeyler çizmiyordu. Elindeki makasla, siyah kartonlardan küçük yıldız şekilleri kesiyordu.
"Ne yapıyorsun, tatlım?" diye sordu Elysia, sesindeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak.
Lena, başını kaldırmadan cevap verdi. “Tavanımızı tamir ediyorum.”
Elysia şaşırdı. “Nasıl yani?”
Lena, elindeki yıldızlardan birini gösterdi. “Gece sesleri duydum. Tavanımız ağlıyor. Ben de ona yıldızlar yapıyorum. Belki o zaman kendini daha iyi hisseder.”
Elysia, kızının o masum mantığı, o saf iyiliği karşısında yutkundu. Lena, odasının tavanına baktı. Işığa olan hassasiyeti yüzünden, odasının perdesi her zaman kapalı olurdu. Bu yüzden odası, her zaman loş bir alacakaranlık içindeydi.
"Bazen rüyamda," diye fısıldadı Lena, sanki büyük bir sırrı paylaşıyormuş gibi. “Gerçek yıldızları görüyorum, anne. Ama onlar çok uzakta. Ve çok parlaklar. Bazen canımı acıtıyorlar. Ama yine de güzeller.”
Elysia, kızının yanına çömeldi. Lena'nın çizim defterinin açık bir sayfasında, dün gece gördüğü bir rüyanın çizimi vardı. Karanlık, girdap gibi bir boşluğun içinde kaybolan gemilere benzeyen şekiller... Ve o boşluğun ortasında, tek başına duran, acı çeker gibi görünen bir kadın figürü. Bu çizimler, Elysia'nın içini her zaman bir endişeyle doldururdu. Lena'nın zihni, yedi yaşındaki bir çocuğun zihninden çok daha karmaşık, çok daha karanlık bir yer gibiydi.
"Senin yıldızların çok güzel, Lena," dedi Elysia, kızının saçını okşayarak. “Tavanımız, eminim onlara bayılacak.”
O gün fabrikada, Elysia rakamlara odaklanamadı. Zihninde, tavandan damlayan suyun sesi ve Lena'nın kestiği o siyah karton yıldızlar vardı. Bir yanda hayatın acımasız, somut gerçekliği, diğer yanda bir çocuğun o gerçekliği güzelleştirmeye çalışan masum çabası.
Bu ikilem, Elysia'nın göğsüne bir ağırlık gibi oturuyordu. O, kızlarına yıldızlarla dolu bir gökyüzü sunmak isterken, hayat onlara sadece akan, çatlak bir tavan veriyordu.
Mola zamanı, Kyra yanına geldi. Elinde yine o çatlak fincanı vardı. "Yüzün sirke satıyor," dedi. “Yine mi müdür?”
Elysia başını iki yana salladı. “Tavan akıyor.”
Kyra, acı bir sempatiyle başını salladı. "Ah. O ses... bilirim. İnsanı delirtir." Bir an duraksadı. "Biliyor musun," dedi, sesi alçaktı. “Bazen düşünüyorum da... Belki de sorun bizde değil. Belki de sorun bu şehirde. Sanki bu şehir, canlı bir varlık gibi ve bizi yavaş yavaş boğuyor. Üzerimize çöküyor, çatlaklar yaratıyor ve sonra o çatlaklardan içeri sızıp bizi çürütüyor.”
Kyra'nın bu sözleri, Elysia'yı sarstı. Çünkü ilk defa, birisi onun hissettiği o soyut, boğucu ağırlığı kelimelere dökmüştü. Sorun sadece faturalar ya da akan tavanlar değildi. Sorun, bu şehrin ruhuydu.
O akşam eve döndüğünde, Lena'nın odasına girdi. Kızı, bir iskemlenin üzerine çıkmış, kestiği o siyah karton yıldızları, tavandaki ıslak lekenin etrafına yapıştırıyordu. O karanlık, çirkin lekenin etrafında, şimdi minik, siyah bir galaksi oluşmuştu.
Bu görüntü, Elysia'nın kalbini hem bir sevgiyle hem de derin bir acıyla doldurdu. Kızı, kendi karanlığının içinde, kendi ışığını yaratmaya çalışıyordu.
Elysia, o gece yatağında yatarken, tavandaki kovadan gelen "tınk" sesini dinledi. Ama artık bu ses, sadece bir çaresizlik sesi değildi. Bu ses, bir soruydu.
Ne zamana kadar? Ne zamana kadar bu çatlakları yamamaya, bu karanlığa yıldızlar yapıştırmaya devam edeceksin?
Ve Elysia, cevabı olmadığını biliyordu.