Sessizlik.
Rain'in bilincini kaybetmesinin ardından mağaraya çöken sessizlik, Gölge Boyutu'nun o yutan boşluğundan bile daha ağırdı. Bu, bir sonun değil, akıl almaz yeni bir başlangıcın sessizliğiydi.
Marc, ilk kendine gelen oldu. Bitkin bir halde, önce baygın yatan kızının yanına koştu. Nabzını kontrol etti. Zayıf ama düzenliydi. Sadece tamamen tükenmişti. Sonra, korku ve merakla, mağaranın diğer ucuna baktı.
Nyx, oradaydı. Ama artık o korkunç, dalgalanan karanlık kütle değildi. Geçitten geçerken maruz kaldığı o saf armoni patlaması ve bu yeni, düzenli gerçekliğin fizik yasaları, onun formunu değiştirmişti.
Şimdi, yarı saydam, titrek bir enerji alanının içinde, Amiral Lena Starmind'ın o hayaletimsi silüeti duruyordu. Hâlâ tam olarak katı değildi, kenarları bir alev gibi dalgalanıyordu ve içinden mağaranın duvarları görülebiliyordu. Ama o, artık bir "gölge"den çok, bir "hayalet"ti. Ve etrafında, daha küçük, daha solgun, sayısız başka hayaletimsi figür, yani mürettebatının bilinç yankıları, korku ve şaşkınlık içinde süzülüyordu.
Eunan, bir kaya kovuğuna sinmiş, gözleri dehşetle açılmış, bu inanılmaz manzarayı izliyordu.
"Baba... onlar ne?" diye fısıldadı.
Marc, yavaşça ayağa kalktı. "Onlar... misafir," dedi, ne diyeceğini tam olarak bilemeden.
Lena'nın hayaleti, ona doğru döndü. Yüzünde, yüzyıllardır süren bir acının ardından gelen bir şaşkınlık ve kırılganlık vardı. Bu dünyanın havasını, kokusunu, sesini içine çekiyor gibiydi.
<Burası...> diye fısıldadı zihnine, sesi artık o kaotik çığlık değil, zayıf bir yankıydı. <Burası... gerçek.>
"Evet," dedi Marc. “Burası benim evim. Artık sizin de eviniz.”
Bu söz, havada asılı kaldı. Marc, ne kadar büyük bir söz verdiğinin farkındaydı. Evine, sadece bir hayalet değil, bir lejyon dolusu kayıp ruh getirmişti.
Rain'i nazikçe kucağına aldı. "Eunan, bana yardım et. Onu eve götürmeliyiz." Sonra, Lena'ya döndü. “Bizi takip edin. Size kimse zarar vermeyecek.”
Mağaradan çıkıp, şafağın ilk ışıklarıyla aydınlanan karlı vadiye doğru yürüdüklerinde, bu, Grindelwald tarihinin en tuhaf alayıydı. Önde, kucağında baygın kızını taşıyan yorgun bir baba ve ona destek olan oğlu. Arkalarında ise, sessizce süzülen, titrek ışıklarla parlayan bir hayalet amiral ve onun kayıp ruhlardan oluşan filosu.
Eve yaklaştıklarında, kapı aniden açıldı. Emma, elinde bir fenerle, korku dolu bir yüzle dışarı fırladı. Bütün gece uyumamış, onları beklemişti.
"Marc! Rain!" diye bağırdı. Ama sonra, onların arkasındaki o inanılmaz manzarayı gördü. Gözleri, Lena'nın o yarı saydam, acı dolu figürüne kilitlendi.
Emma'nın yüzündeki korku, yerini başka bir şeye bıraktı. Anlayamazlık. Şok. Ve en derinde, bastırdığı, unuttuğunu sandığı bir anının, bir sezginin ürpertisi. O, bu hayaleti tanımıyordu. Ama ruhu, tanıyor gibiydi.
"Sen... sen ne getirdin bu eve, Marc?" diye fısıldadı, sesi titriyordu.
O an, Rain kımıldamaya başladı. Gözlerini araladı. Bilinci yerine gelirken, Mührü aracılığıyla, etrafındaki o yeni, yoğun duygusal enerjiyi hissetti. Özellikle de Lena'dan yayılan o derin kederi, şaşkınlığı ve umudu.
Ve sonra, annesinin dehşet dolu yüzünü gördü.
O gün, Grindelwald'daki o küçük, ahşap ev, sadece bir ailenin yuvası olmaktan çıktı. O, iki dünyanın, iki zamanın ve sayısız kayıp ruhun kesiştiği bir sığınak, bir hastane ve bir hapishane haline geldi.
Lena ve mürettebatı, evin salonunda, eşyaların içinden geçerek, bu yeni gerçekliğe alışmaya çalışarak huzursuzca süzülüyorlardı.
Emma, mutfağa çekilmiş, şok içinde bir sandalyeye çökmüştü. Bu, onun başa çıkabileceği bir şey değildi.
Eunan, küçük kardeşi Bastian'ın beşiğinin başında nöbet tutuyordu, sanki onu bu yeni, anlaşılmaz tehlikeden korumaya çalışır gibi.
Marc, ne yapacağını bilemez bir halde, ailesi ve yeni "misafirleri" arasında gidip geliyordu.
Ve Rain, yatağında uzanmış, odasının tavanında dönen o hayaletimsi figürleri izliyordu. Fısıltı gitmişti. Ama şimdi, zihni, yüzlerce başka fısıltıyla, kaybolmuş ruhların anılarıyla, korkularıyla ve umutlarıyla doluydu.
Yalnızlığı bitmişti. Ama yerini, taşıyamayacağı kadar büyük bir kalabalığa bırakmıştı.