O günden sonra Marc ve Rain arasında sessiz bir anlaşma oluştu. Artık birbirlerinden bir şeyler saklamıyorlardı, en azından tamamen değil. Akşamları, Emma ve Eunan yattıktan sonra, mutfak masasının loş ışığında bir araya geliyorlardı. Marc, o güne kadar kimseye göstermediği deri kaplı defterini açıyor, Rain ise o gün "duyduklarını" ve "hissettiklerini" anlatıyordu.
Bu, iki farklı dilin birbirini anlamaya çalıştığı bir süreçti. Rain, "dünyanın şarkısındaki hüzünlü notadan" ya da "gölgelerin yuttuğu sessizlikten" bahsederken, Marc bunları kendi diline çevirmeye çalışıyordu. Defterine "duygusal rezonans anormallikleri", "negatif enerji odakları" gibi notlar alıyordu. Rain'in bahsettiği Fısıltı'yı ise, sayfanın kenarına yine o büyük "A" harfi ve yanına bir soru işareti koyarak işaretliyordu.
"Bu 'A'," dedi Marc bir gece, parmağıyla harfin üzerinde gezinirken. “Sanki bir zekayı, bir niyeti temsil ediyor gibi. Ama bizim bildiğimiz türden değil. Daha çok... bir sistem gibi. Bir düzenleyici.”
Rain, babasının defterindeki çizimleri inceliyordu. Spiraller, yıldız haritaları, karmaşık geometrik desenler... Ve bir sayfa, tamamen İlk Yankı Mağarası'na ayrılmıştı. Marc, mağaranın iç yapısını, duvarlarındaki kristal oluşumlarını ve merkezdeki o yassı kayayı detaylıca çizmişti. Kayayı çevreleyen bir dizi sembol vardı.
“Bu işaretleri sen mi çizdin baba?”
Marc başını salladı. “Hayır. Onlar zaten oradaydı. Çok silikler, zar zor görünüyorlar. Ama oradalar. Yıllardır ne anlama geldiklerini çözmeye çalışıyorum.”
Rain, sembollerden birine uzandı. Bu, iç içe geçmiş iki daireden oluşan, basit ama dengeli bir şekildi. Ona tanıdık geliyordu.
Armoni, diye fısıldadı Fısıltı. Denge. Başlangıç ve son.
"Armoni," dedi Rain, düşünmeden.
Marc, başını hızla kaldırdı. “Ne dedin?”
"Bilmiyorum," dedi Rain, şaşkınlıkla. “Sadece... aklıma geldi. Bu işaret, armoni gibi hissettiriyor.”
Marc'ın gözleri parladı. Hızla defterin başka bir sayfasını çevirdi. Bu sayfada, Rain'in omzundaki çillerin deseni çiziliydi. Ve o desenin yanında, mağara duvarında gördükleri o "armoni" sembolü duruyordu. İkisi birbirinin neredeyse aynısıydı.
"İnanılmaz," diye fısıldadı Marc. “Hepsi birbiriyle bağlantılı. Senin omzun, mağara, bu Fısıltı... Hepsi aynı şarkının farklı notaları.”
Bu keşifler, onları birbirine daha da yakınlaştırıyordu. Ama aynı zamanda, onları ailenin geri kalanından, özellikle de Emma'dan uzaklaştırıyordu.
Emma, onların geceleri yaptıkları bu gizli toplantıların farkındaydı. Bazen mutfağın kapısından onlara bakar, yüzünde okunamayan bir ifadeyle bir süre durur, sonra sessizce odasına dönerdi. Kırılan kupadan sonraki o çöküşü bir daha yaşamamıştı, ama eski neşesi de geri gelmemişti. Etrafında, kimsenin aşamadığı camdan bir duvar örmüş gibiydi.
Bir akşam, Rain cesaretini toplayıp annesinin yanına gitti. Emma, yatak odasındaki pencerenin önünde oturmuş, dışarıdaki karanlığı izliyordu.
“Anne?”
Emma, irkilerek döndü. “Rain. Uyumadın mı daha?”
"Seninle konuşmak istiyorum." Rain, annesinin yatağının kenarına oturdu. “Son zamanlarda... üzgünsün. Nedenini biliyorum. O gölgeler... sen de hissediyorsun, değil mi?”
Emma'nın yüzündeki ifade sertleşti. “Neden bahsediyorsun sen? Hangi gölgeler?”
“Bana yalan söyleme, anne. Biliyorum. O gün kupa kırıldığında, sadece bir kaza değildi. Bir şey seni korkuttu.”
Emma, ayağa kalktı ve pencereye sırtını döndü. “Babanın aklını bu saçmalıklarla doldurmasına izin verme, Rain. Bu kasabada çok fazla batıl inanç, çok fazla eski masal var. Gölgeler sadece gölgedir. Bazen de... bazen de eşyalar kırılır. Hepsi bu.”
Sesi kararlıydı, ama Rain, o kararlılığın altında bir titreme hissetti. Annesi korkuyordu. İnkar edemeyeceği kadar çok korkuyordu. Ama bunu kabul etmek, yüzleşmek istemiyordu.
“Ama baba ve ben-”
"Baban ve sen!" diye sözünü kesti Emma, sesi bir anlığına yükseldi. "Geceleri fısıldaşmalarınızı duyuyorum. O defterin başında saatler geçirdiğinizi görüyorum. Beni dışladığınızın farkında değil misiniz? Sanki kendi küçük, gizli dünyanızı kurmuşsunuz gibi." Sesinde, Rain'in beklemediği bir şey vardı: Kırgınlık.
“Hayır, anne! Seni dışlamıyoruz. Sadece... seni korumaya çalışıyoruz.”
"Beni korumak mı?" Emma acı bir şekilde güldü. “Benim korunmaya ihtiyacım yok, Rain. Benim, ailemin normal olmasına ihtiyacım var. Akşam yemeğinde gülen, geleceği düşünen, ormandaki hayali canavarlardan bahsetmeyen bir aileye.”
Emma, kızına doğru döndü. Gözleri, Rain'in omzuna takıldı. Bir an, elini uzatıp her zamanki gibi çillere dokunacak gibi oldu, ama sonra elini geri çekti. Sanki o çillere dokunmaktan korkuyor gibiydi.
"Lütfen," dedi, sesi yalvarır gibiydi. “Bu işin peşini bırakın. Her ne ise, onu kurcalamayın. Bazı kapılar, kapalı kalmalıdır.”
Emma, başka bir şey söylemeden odadan çıktı. Rain, yatağın üzerinde tek başına kaldı. Annesini korumak istemişti, ama onu daha da uzağa itmişti. Annesinin ördüğü o cam duvar, şimdi daha da kalınlaşmıştı.
Fısıltı, zihninde hüzünle konuştu.
Onun duvarları, kendisini korumak için değil. Seni korumak için. O, kapının ardında ne olduğunu biliyor. Ya da bildiğini sanıyor. Ve o kapının açılmasından ölesiye korkuyor.
Rain, annesinin neden bu kadar korktuğunu anlamıyordu. Ama bir şeyden emindi: Babasının aradığı anahtar, her ne ise, o kapının ardındaydı. Ve annesi, o kapının bekçiliğini yapıyordu.